Yaşadığımız Gezegeni Ne Kadar Tanıyorsun ? Dünya Hakkında 120 Bilgi

Dünya Hakkında 120 Bilgi

Yaşayıp duruyoruz ama hakkında ne biliyoruz ? Dünya hakkında bildiklerinizi gözden geçirmez ve gereken özeni göstermezseniz kendinizi mars’ta su ararken bulmanız olasıdır .

Dünya’nın Biçimi, Boyutları ve Hareketi

Dünya bir küre biçimindedir. Uzaklaşan bir geminin ufuk çizgisinin altında gözden kay­bolması gibi basit gözlemlerle eskiden beri bilinen bu gerçek, astronotların ve Dünya çevresindeki yörüngelerinde dolanan yapma uyduların uzaydan çektiği fotoğraflarla hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlan­mıştır. Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyle­yen ilk kişi, İÖ 6. yüzyılda yaşamış Eski Yunanlı bilgin Pisagor’dur. Gene Eski Yu­nanlı matematikçi ve bilim adamlarından Eratosthenes de İÖ 3. yüzyılda ilk kez Dün­ya’nın çevresini ölçmüştür. Eratosthenes bu ölçüme girişmeden önce, 21 Haziran günü öğle saatinde Güneş ışınlarının Mısır’ın Assu­an kentinde yere tam dik olarak geldiğini öğrenmişti. Bu bilgiyi aktaranlara göre o gün o saatte Güneş’in yansıması derin bir kuyu­nun dibindeki suda görülebiliyordu. Eratos­thenes, Assuan’ın 800 km kuzeyinde olduğunu tahmin ettiği İskenderiye’de aynı gün ve aynı saatte Güneş ışınlarının düşeyle 7  derecelik bir açı yaptığını, yani yere 7 Vı eğik geldiğini ölçtü. Böylece bu iki bilgiden yararlanarak Dünya’nın çevresini bugün bilinen değerine çok yakın olarak hesapladı. Gene de 16. yüzyılda kâşifler Dünya’nın çevresini deniz­den dolaşıncaya kadar Dünya’nın yuvarlak olduğu kolay kolay benimsenemedi.

Dünya’nın yuvarlaklığı aslında çok düzgün ve kusursuz değildir. Kendi ekseni çevresinde dönmesinden doğan merkezkaç kuvvetin et­kisiyle ekvatorda hafifçe şişkinlik yapar . Bu şişkinlik nedeniyle kutuplar da hafifçe basıktır; kutup noktaları­nın Dünya’nın merkezine olan uzaklığı ekva­tordaki bir noktanın uzaklığından yaklaşık 21 km daha azdır.

Dünya kendi ekseni çevresindeki dönme hareketini 23 saat 56 dakika 4,09 saniyede tamamlar. Demek ki bu dönme hareketinin süresi 24 saatlik bir tam günden yaklaşık dört dakika daha kısadır. Ama Dünya Güneş’in çevresindeki dolanımını 365 gün 6 saatte tamamladığı için, bu yörüngede bir günlük yol aldığında üzerindeki her noktanın Gü­neş’e göre konumu değişir. Böylece, Dünya’nın bir tam dönüşünden ancak dört dakika sonra belirli bir noktada yeniden öğle olur. Sonuçta Dünya üzerindeki her noktada gü­nün uzunluğu 24 saattir.

Dünya’nın kendi ekseni çevresindeki dönü­şü nedeniyle günün yansını gündüz, yarısını ge­ce olarak yaşarız. Dünya’nın Güneş’e dönük olan aydınlık yüzü gündüzken, karanlık yüzü gecedir. Ama gündüz ve gecenin uzunluğu yıl boyunca değişir. Yazın gündüzler 12 saatten daha uzun, kışın daha kısadır. Yeryüzünde yaz ve kış gibi iki ayrı mevsim yaşanmasının nedeni Dünya’nın dönme ekseninin yörünge düzlemine eğik olmasıdır. Kuzey ve güney kutup noktalarından geçtiği varsayılan dönme ekseni yörünge düzlemiyle 23 derece 27 daki­kalık (23°27′) bir açı yaptığı için, Dünya Güneş çevresindeki dolanımını tamamlayın­caya kadar bu eksen uzayda hep aynı doğrul­tuya (Kutup Yıldızı’na) yönelir. Bu nedenle yörüngenin, yani Dünya’nın Güneş çevresin­de izlediği yolun yarısında Güneş’e doğru, öbür yarısında ters yöne eğiktir. Kuzey kutup noktası Güneş’e doğru yöneldiğinde kuzey yarıkürede yaz mevsimi yaşanır. Böylece, dönme ekseni Güneş’e doğru eğik olduğu için, yazın kuzey yarıkürenin her noktası Dünya’nın günlük dönme hareketi sırasında daha uzun süre gün ışığı alıp, daha kısa süre karanlıkta kalır. Bu nedenle gündüzler gece­lerden daha uzundur. Yalnız 21 Haziran’da Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyinde kalan her yer bütün gün boyunca Güneş ışığı aldığından gökyüzünde gece yarısı bile Güneş vardır. Bütün bu süre içinde güney kutup noktası Güneş’in bulunduğu doğrultuya yönelmediği için güney yarıkürede mevsim kıştır, gündüz­ler gecelerden kısadır ve Kuzey Kutbu’nun sürekli gündüzü yaşadığı 21 Haziran’da Gü­ney Kutbu bütün gün karanlıktadır.

Dünya’nın dönme hızı giderek yavaşlamak­ta, dolayısıyla günler biraz daha uzamaktadır. Ay’ın çekim kuvvetinin okyanus ve denizler­de yarattığı gelgit hareketi Dünya’nın dönü­şünü yavaşlatan bir fren etkisi yapar . 370 milyon yıl önceki Devoniyen Dönem’in ortalarından kalma mercan fosille­rinde bir yılda oluşan günlük büyüme halkala­rının 365 yerine 400 tane olduğu görülmüştür. Bu da o dönemde bir günün 22 saat olduğunu gösterir.

Dünya’nın Güneş çevresinde dolanırken çizdiği yörünge tam dairesel değil elips biçi­minde, yani ovaldir. Bu nedenle, yörüngede­ki dolanımı sırasında Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı biraz değişir. Güneş’ten en uzak noktadayken aralannda 152 milyon km, en yakın noktadayken 147 milyon km vardır. Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngede do­lanım hızı ise saniyede 30 kilometreden biraz azdır.

Dünya, zayıf bir magnetik alanla kuşatılmış dev bir mıknatıs gibidir. Kuvvet çizgileri kuzey ve güney magnetik kutuplarında birle­şen bu magnetik alanın, Dünya’nın merkezin­deki demirden çekirdeğin dönmesiyle doğan elektrik akımlarından kaynaklandığı sanıl­maktadır. Dünya’nın magnetik kutupları za­manla yer değiştirir; ama Dünya’nın dönme eksenini belirleyen coğrafi kutuplardan hiçbir zaman fazla uzaklaşmaz. Ne var ki kıtaların Dünya üzerindeki yeri başlangıçtan bu yana çok değiştiği için, bugün Kanada’nın kuzey ucunda bulunan kuzey magnetik kutbu jeolo­jik çağlar boyunca değişik kıtalar üzerinde yer almıştır. Aynı şey güney magnetik kutbu için de geçerlidir. 450 milyon yıl önce bu kutup noktası bugünkü Sahra Çölü’nün bulunduğu yerdeydi. Ayrıca zaman zaman magnetik kutupların konumu değişmediği halde işareti değişmiş, kuzeyken güney, güneyken kuzey magnetik kutbu olmuştur; başka bir deyişle, mıknatıslanmış pusula iğnesinin öbür kutbu­nu çekmeye başlamıştır.

 

Dünya’nın Oluşumu ve Yaşı

Bilim adamları öteden beri Dünya’nın bütün öbür gezegenlerle aynı zamanda oluştuğuna inanırlar. Güneş Sistemi’nin başlangıcına iliş­kin eski bir kurama göre önce Güneş var olmuş, daha sonra gezegenler ondan kopmuş­tur. Artık geçerli sayılmayan bu kurama göre Güneş ilk oluştuğu zaman bugünkünün 50-60 katı büyüklükteydi ve kendi çevresinde hızla dönüyordu. Bu dönme hareketinden doğan merkezkaç kuvvetin etkisiyle Güneş’ten dışa­rıya bir miktar madde savruldu. Önce çok uçucu olmayan mineral ve metallerin yoğun­laşmasıyla iç gezegenler, sonra uçucu gazların yoğunlaşmasıyla dış gezegenler oluştu.

Güneş’in ve bütün gezegenlerin aynı za­manda oluştuğunu ileri süren yeni bir kurama göre de Samanyolu Gökadası’ndaki dev bir gaz ve toz bulutu kendi kütle çekim kuvvetinin etkisiyle büzülmeye başladı . Bu madde parçacıklarından çok büyük bölü­münün yoğunlaşmasıyla Güneş oluştu; bu kütle giderek öyle büyüdü ve madde yoğunlu­ğu öylesine arttı ki bir süre sonra nükleer tepkimeler için elverişli bir ortama dönüştü. Öte yandan buluttaki daha küçük madde yoğunlaşmalarıyla da ilk gezegenler oluşmaya başladı. Bugünkü gezegenlerin öncülü olan bu ilk gezegenler başlangıçta birer gaz kütlesi halindeydi, ama hiçbiri nükleer tepkimelerin başlayabileceği kadar büyük değildi. Güneş’ in sıcaklığı arttıkça çevresindeki yakın geze­genleri, yani yer benzeri gezegenleri kuşatan gaz bulutları yok oldu ve geride büyük olası­lıkla erimiş durumdaki minerallerden oluşan çekirdekleri kaldı. Güneş’e çok uzak olan öbür gezegenler ise pek fazla değişikliğe uğramadan bugüne kadar ulaştı.

Dünyamızın Yaşı

Dünya’nın yaşı doğrudan doğruya kayaçların yaşıyla ölçülemez. Çünkü bilinen en yaşlı kayaçların bile bugün artık yeryüzünde var olmayan daha yaşlı kayaçlardan oluştuğunu biliyoruz. Bugüne kadar saptanabilen en yaşlı kayaçlar Grönland’ın batısında bulunmuştur ve 3,8 milyar yaşındadır. Demek ki Dünya’ nın yaşı bundan daha fazladır.

Bugün Dünya’nın yaşını hesaplamak için başvurulan en güvenilir yöntem radyoaktif elementlerin dönüşümüdür . Örneğin radyoaktif uranyum elementi­nin uranyum-238 ve uranyum-235 gibi iki ayrı tipte atomu (izotopu) vardır. Bu atomların ikisi de çok yavaş bir süreçle kurşun atomları­na dönüşür. Öbür uranyum izotopundan bi­raz daha ağır olan uranyum-238’in dönüşü­müyle dah/ı hafif bir kurşun izotopu olan kurşun-206, uranyum-235’in dönüşümüyle de biraz daha ağır bir izotop olan kurşun-207 atomları oluşur. Uranyum-235’in kurşuna dö­nüşme hızı uranyum-238’in dönüşme hızından altı kat daha fazladır. Bu nedenle, incelenen bir kayaçtaki kurşun-206 ve kurşun-207 atom­larının oranı kayacın yaşına bağlı olarak değişir. En yaşlı olduğu düşünülen bir kurşun minerali ile bugün okyanuslarda oluşan kur­şunun izotop yapısı arasındaki fark, ancak bu iki örneğin oluşumları arasında 4,55 milyar yıllık bir zaman dilimi olmasıyla açıklanabilir. Bu süre de Dünya’nın yaşı olarak kabul edilebilir. En eski kayaçların yaşını hesapla­mak için radyoaktif rubidyum elementinin stronsiyuma dönüşme süreci de temel zaman ölçeği olarak alınabilir.

 

Dünya’nın İç Yapısı

Dünya’nın dış kabuğu ile bu kabuğun üzerindeki atmosfer (hava) ve hidrosfer (okyanuslar ve denizler) katmanları doğrudan gözlemle incelenebilir. Oysa Dünya’nın iç bölümlerine ulaşarak yapısını doğrudan inceleme olanağı yoktur. Dünya’nın iç yapısına ilişkin bütün bilgiler depremlerin incelenmesinden ve Dün­ya’nın içinde var olduğu düşünülen madde­ler üzerindeki deneylerden elde edilmiştir (bak. Deprem). Yanardağların varlığına ve yerkabuğunun yüzeyindeki ısı akışı ölçümleri­ne dayanarak Dünya’nın iç bölümlerinin çok sıcak olduğunu biliyoruz . Yerkabuğunun derinliklerine doğru inildikçe kayaçların sıcaklığı her kilometrede 30°C kadar yükselir. Böylece, kabuğun en alt katmanlarının çok daha üstünde yer alan kayaçlar kızıl kor haline dönüşür. Aslında Dünya’nın büyüklüğüne oranla yerkabuğu çok incedir. Eğer Dünya’yı bir futbol topu büyüklüğünde düşünürsek kabuğu da ancak topun üzerine yapıştırılmış bir posta pulu kalınlığındadır. Kabuğun altında kalan kayaç­lar ise akkor sıcaklığına kadar ulaşır.

Depremlerin nedeni, yerkabuğundaki bir kırıkla birbirinden ayrılan iki büyük kütlenin (levhanın) birdenbire harekete geçerek üst üste binmesi ya da uzaklaşması sonucunda yerkabuğunun şiddetle ileri geri sarsılmasıdır. Büyük bir depremde bazı titreşimler Dünya’ nın derinliklerine doğru yayılır ve merkezde­ki çekirdeğin etkisiyle Dünya’nın öbür yüzün­deki dairesel bir alanda “odaklanır”. Buna karşılık bazı titreşimler çekirdeği aşıp öbür yana geçemez. Böylece Dünya’nın öbür yü­zünde hiçbir titreşimin duyulmadığı halka biçiminde bir “gölge” belirir. Bu gölgenin boyutları ölçülerek çekirdeğin büyüklüğü he­saplanabilir. Ayrıca deprem titreşimlerinin yayılma hızı saptanarak içinden geçtikleri maddelerin yoğunluğu, dolayısıyla bileşimi belirlenebilir.Eritilmiş kayaçlarla yapılan la-boratuvar deneyleri bu çalışmalara büyük ölçüde ışık tutar.

Dünya’nın yüzeyi, kalınlığı 6 ile 70 km arasında değişen bir “kabuk” katmanıyla ör­tülüdür. Yerkabuğu denen bu katman daha ağır maddelerden oluşan ve 2.865 km derine inen çok kalın bir “manto” katmanının üzeri­ne oturur. Mantonun bittiği yerde de Dünya’ nın merkezine kadar 3.473 km boyunca uza­nan “çekirdek” başlar. Jeologlara göre, içteki manto katmanı çok büyük kabarma hareket­leri sonucunda yerkabuğunu iterek birçok yerde yüzeye çıkmıştır. Ayrıca normal olarak yerkabuğunun yapısında bulunmayan bazı kayaçlar da yanardağ hareketleri nedeniyle Dünya’nın yüzeyine ulaşmıştır. Jeologlar bu verilere dayanarak mantonun üst kesimleri­nin “ültrabazik” korkayaçlardan oluştuğunu ileri sürerler. Bir yanda “asit”kayaç olarak nitelenen granitin yer aldığı kayaç sınıflandır­masının öbür ucunda bulunan bu ültrabazik kayaçlar ağır demir ve magnezyum silikatlar­dan oluşur. Mantonun alt bölümlerinin de aynı yapıda, ama daha ağır ve yoğun olduğu sanılmaktadır. Çekirdeğin yapısındaki mad­deler ise hem mantodakilerden daha ağır, hem de hiç değilse çekirdeğin dış bölümünde sıvı haldedir. Buna karşılık çekirdeğin içinin manto ve kabuk gibi katı olduğu sanılıyor. Yerçekirdeğinde olağanüstü bir basınç vardır. Bilinen elementlerin çoğu böylesine büyük bir basınç altında çok yoğunlaşmış olarak buluna­bilir; ama jeologların genel kanısı, bazı demirli göktaşları (meteoritler) gibi çekirdeğin de me­tal halindeki nikel ve demirden oluştuğudur.ama daha ağır ve yoğun olduğu sanılmaktadır. Çekirdeğin yapısındaki mad­deler ise hem mantodakilerden daha ağır, hem de hiç değilse çekirdeğin dış bölümünde sıvı haldedir. Buna karşılık çekirdeğin içinin manto ve kabuk gibi katı olduğu sanılıyor. Yerçekirdeğinde olağanüstü bir basınç vardır. Bilinen elementlerin çoğu böylesine büyük bir basınç altında çok yoğunlaşmış olarak buluna­bilir; ama jeologların genel kanısı, bazı demirli göktaşları (meteoritler) gibi çekirdeğin de me­tal halindeki nikel ve demirden oluştuğudur.ama daha ağır ve yoğun olduğu sanılmaktadır. Çekirdeğin yapısındaki mad­deler ise hem mantodakilerden daha ağır, hem de hiç değilse çekirdeğin dış bölümünde sıvı haldedir. Buna karşılık çekirdeğin içinin manto ve kabuk gibi katı olduğu sanılıyor. Yerçekirdeğinde olağanüstü bir basınç vardır. Bilinen elementlerin çoğu böylesine büyük bir basınç altında çok yoğunlaşmış olarak buluna­bilir; ama jeologların genel kanısı, bazı demirli göktaşları (meteoritler) gibi çekirdeğin de me­tal halindeki nikel ve demirden oluştuğudur.Bilinen elementlerin çoğu böylesine büyük bir basınç altında çok yoğunlaşmış olarak buluna­bilir; ama jeologların genel kanısı, bazı demirli göktaşları (meteoritler) gibi çekirdeğin de me­tal halindeki nikel ve demirden oluştuğudur.Bilinen elementlerin çoğu böylesine büyük bir basınç altında çok yoğunlaşmış olarak buluna­bilir; ama jeologların genel kanısı, bazı demirli göktaşları (meteoritler) gibi çekirdeğin de me­tal halindeki nikel ve demirden oluştuğudur.

Yer kabuğu

Yerkabuğu mantoya oranla daha hafif mad­delerden oluşmuştur ve bu iki katman arasın­daki geçiş bölgesi neredeyse kesin bir sınır çi­zer. Bu geçiş bölgesi, böyle bir sınırın varlığı­nı ilk kez saptayan Yugoslav bilim adamı Andrije Mohoroviçiç’in (1857-1936) adıyla “Mohoroviçiç süreksizliği”, kısaca “M-süreksizliği” ya da “moho” olarak anılır. Bu sınırın varlığını gösteren en önemli kanıt yer kabu-ğundaki deprem titreşimlerinin süreksizlik bölgesinden geçip mantoya ulaştığında bir­den bire hızlanmasıdır.

Yerkabuğu okyanusların ve denizlerin al­tında uzandığı zaman “okyanus kabuğu”, kı­taları oluşturduğu zaman da “kıta kabuğu” olarak adlandırılır. Okyanus kabuğunun ka­lınlığı ancak 6-8 km arasındadır. Oysa ortala­ma kalınlığı 40 kilometreyi bulan kıta kabuğu yüksek sıradağların altında 60-70 kilometreye ulaşır.

Okyanus kabuğu üç katmandan oluşur. En alt katman, yerin derinliklerindeki erimiş maddelerin (magmanın) katılaşmasıyla olu­şan korkayaçlardır. Orta katman yanardağ lavlarından, üst katman ise temel olarak kum ve çamur gibi tortullardan oluşur. Okyanus kabuğu sürekli hareket halindedir. Bu neden­le kabukta okyanus sırtları boyunca çatlaklar oluşur ve bu çatlakların arasından yüzeye çı­kan erimiş maddelerin sertleşmesiyle okyanus kabuğuna yeni katmanlar eklenir. Bu yeni ka­buk sertleştikten sonra yılda 1 ile 10 cm kadar ilerleyerek yavaş yavaş okyanus sırtından iki yana doğru yayılır. Böylece okyanus sırtları suyun altında yüksek sıradağlar oluşturur.

Dünya levhaları

Yerkabuğu çok sayıda eğri levhanın yan ya­na dizilmesiyle oluşan bir bütün olarak düşü­nülebilir. Bu levhalar mantonun oldukça yu­muşak üst katmanına oturduğu için sağa sola hareket edebilir. Okyanus sırtları, okyanus çukurları ve bazı uzun kırıklar yalnızca levha­ların kenarlarında oluşur; bu kırıkların oldu­ğu yerlerde de levhalar kayarak birbirinin üs­tüne binebilir. Levhalardan çoğunun üzerinde bu levhalarla birlikte hareket eden bir ya da birkaç kıta bulunur. Nitekim, bir zamanlar iki kıtayı ayıran okyanus kabuğunun bir okyanus çukuruna doğru çökmesiyle kıtalar bazı yerde birbirine iyice yaklaşmış, hatta üst üste bin­miştir. Örneğin aralarındaki okyanus kabuğu­nun çökmesi sonucunda Hindistan ile Asya kıtası çarpışmış ve iki karanın kenarları yük­selerek Himalaya Dağları’nı oluşturmuştur.Büyük ve şiddetli depremlerin hemen hepsi bu levhaların kenarlarında, bir levhanın öbü­rünün altına girmesiyle olur. Aynı biçimde, en etkin yanardağlar da okyanus kabuğunun ya İzlanda’da olduğu gibi yükselerek sırta dö­nüştüğü ya da Andlar’da olduğu gibi çökerek kıtaların altına girdiği yerlerde bulunur.

Okyanus tabanının yanlara doğru yayılarak genişlemesi çok çarpıcı bir biçimde kanıtlan­mıştır. Bu kanıtlamanın en önemli dayanak noktası da Dünya’nın magnetik alanının yu­karıda anlatıldığı gibi zaman zaman yön de­ğiştirmesidir. Yerkabuğunun derinliklerinde­ki erimiş magma yüzeye çıkarak kristalleşir­ken, yani katılaşırken bazı mineral parçacık­ları mıknatıslanır. Böylece her biri Dünya’nın magnetik kutuplarını gösteren küçük birer mıknatısa dönüşür. Jeologlar yaşları bilinen lav katmanlarının, yapılarındaki mıknatıslan­mış parçacıklar bazen kuzey, bazen güney magnetik kutbuna yönelecek biçimde yan yana yerleştiğini saptamışlardır. Bunun nedeni, bir katmandaki mıknatıslanmış parçacıkların ku­zey ve güney kutuplarının Dünya’nın magne­tik kutuplarına uygun olarak dizilmesi,sonra magnetik kutuplar yön değiştirdiğinde üstteki yeni katmanda bulunan parçacıkların bir ön­ceki katmandakilere ters yönde yerleşmesi-dir. Kısacası okyanus kabuğu magnetik bantlı dev bir kayıt aleti, yani bir teyp gibi Dünya‘ nın magnetik alanındaki bütün değişiklikleri bir bir kaydetmiştir.

 Okyanus Tabanı

ABD’nin araştırma gemisi Glomar Challenger’in okyanus tabanında yaptığı sondajlar bu alanda yeni kanıtlar sağlamıştır. Bu araş­tırmalara göre, okyanus sırtlarından uzaklaş­tıkça korkayaçlardan oluşan tabanın üzerin­deki tortul birikintilerin yaşı da artar. Bulu­nan en yaşlı tortul katman, dolayısıyla okya­nus tabanının en yaşlı kesimi 200 milyon seneden  daha yaşlı değildir.

Kıta kabuğu okyanus kabuğundan çok farklı yapıdadır. Her şeyden önce bu kabuğun alt katmanları okyanus kabuğu gibi ağır kayaçlardan oluşsa bile üst katmanları granit, şist ve şeyi gibi daha hafif kayaçları da kap­sayan değişik maddelerden oluşur. .Ayrıca kıta kabuğu birçok yerde okyanus kabuğundan çok daha yaşlıdır ve yapısı oldukça karmaşıktır.

Kabuğun değişik bölgelerinde her birinin oluşumu ayrı koşullara bağlı olan yüksek dağ­lar, yuvarlak tepeler ve geniş düzlükler gibi üç değişik yapı görülür. İçlerinde en son oluşan, yani en genci yüksek dağlardır. Bugün bile her 1.000 yılda 8-10 metre kadar yükselen bu dağlardaki kayaç katmanları çok kıvrımlıdır ve içlerinde granit sızıntıları bulunur. Granit erimiş haldeyken kayaçların içine sızmış, son­ra katılaşarak orada kalmıştır.

Yuvarlak tepeler ile daha küçük dağlar ise birkaç yüz milyon yıl önce oluşan ve artık yükselmeyen sıradağların kalıntılarıdır.

Büyük ovalar da bir zamanlar geniş ve sığ bir denizin tabanını oluşturan kristalleşmiş kayaçların üstüne çökelmiş çamur ve kum ka­rışımı tortullardan oluşur. Alttaki kristalleş­miş kayaçlar birçok bölgede yüzeye çıkmıştır. Bunların çoğu 1,5, hatta 2,5 milyar yıldan da­ha yaşlıdır. Kristalleşmiş kayaçlar da çok kıv­rımlıdır ve henüz katılaşmadıkları dönemde içlerine granit sızmıştır. Bir zamanlar bu ka­yaçlar yıllarca rüzgârın, yağmurun ve akarsu­ların etkisiyle aşınarak küçülen sıradağların parçasıydı. Aslında kristalleşmiş kayaçların çoğu ilk oluştuğu zaman yeryüzünün 20 km kadar altında bulunuyordu. Bugün yüzeyde olduklarına göre, üstlerini örten 20 km kalın­lığındaki kayaç katmanlarının o günden bu yana aşınarak sürüklenmiş olması gerekir .

Kıta KABUĞU

Kıta kabuğundaki daha hafif maddelerin bir bölümü belki de 4,5 milyar yıl önce erimiş halde olan Dünya’nın yüzeyinde sıvı bir örtü oluşturuyordu. Ama jeologlar bunlardan ço­ğunun daha sonraki çağlarda oluştuğunu dü­şünüyorlar. Bu uzmanların açıklamasına göre kıta kabuğu bugün de sürüp giden levha hare­ketlerinden doğmuştur. “Levha tektoniği” denen bu süreçte okyanus kabuğu okyanusun tabanında bir çukur oluşturacak biçimde alça­lırken yavaş yavaş manto katmanının altına doğru girer. Bu arada okyanus tabanındaki ıslak kum ve çamurları da aşağıya doğru sü­rükler. Bu ıslak maddeler mantodaki kayaç-larla karışır, hepsi birden erir ve sonunda “ada yayı” denen bir zincir oluşturacak biçim­de sıralanmış bir dizi yanardağın ağzından lav halinde dışarı püskürür.Mantonun yapısında­ki maddelerden daha hafif olan bu sıcak lav akıntısı donarak katılaşır, rüzgârın ve yağmu­run etkisiyle ufalanarak kuma dönüşür ve ır­maklarla yeniden okyanusa taşınır. Böylece aynı süreç bir kez daha yinelenir. Ama yanar­dağlardan püsküren bu lav şimdi daha fazla kum taşıdığı için öncekinden daha hafiftir. Böylece yanardağların püskürttüğü lavlar ile kıta kabuğunun bileşimi aynı olur ve en so­nunda okyanusta yeni bir kıta kabuğu şeridi oluşur. Kıta kabuğunun geniş bir kara parçası olarak yüzeye çıkabilmesi için birçok şeridin yan yana gelmesi, bunun için de aradaki ok­yanus kabuğunun levha kenarlarındaki çukur­lardan dibe doğru çökmesi gerekir. Kıta ka­buğundan oluşan büyük kara parçalarında, akarsuların sürükleyip getirdiği çamur ve kumlar kara parçasının kenarlarında yığılarak birikir.Eğer okyanus kabuğu o karanın kena­rından kıta kabuğunun altına doğru girerse, kenardaki kum ve çamur katmanlarının kıvrılmasıyla dağlar oluşur. Bir ada ya da başka bir kara parçası gelip o karaya çarptığı zaman da çok yüksek dağlar ortaya çıkar .

Bugünkü kıtalann hepsi art arda gelen bir dizi çarpışmanın ürünüdür. İlk çarpışmada çok büyük bir anakara parçası oluşmuş, sonra bu kütle daha küçük parçalara ayrılmıştır. 240 milyon yıl önce oluşan ve Pangaea adıyla bili­nen bu dev anakara 120 milyon yıl öncesine tarihlenir.

 

 

 

Değerlendirmek ister misiniz?

1 point
Upvote Downvote

Günümüzün Meşhur Ülkesi Kore’nin Başkenti ” Seul “

Oyuncak bebeğime ne oldu ? Eskiçağlardan günümüze oyuncak bebek tarihine göz atın.