Çağdaş Türkiye

Çağdaş Türkiye’ye Doğru
Mustafa Kemal yeni Cumhuriyet‘in ilkelerini ve gelişeceği çizgiyi belirlemiş, bu doğrultuda önüne çıkan engelleri yıkmıştı. Ama, amaçla­dığı çağdaş batı uygarlığına ulaşabilmek için bir dizi toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekliydi. Atatürk İnkılâptan ya da Devrimleri olarak bilinen bu köklü dö­nüşümler çağdaş ve uygar yeni Türkiye için kaçınılmaz birer zorunluluktu.
Mustafa Kemal‘in gerçekleştirmeyi amaçla­dığı dönüşümlerin önkoşullarının hazırlanma­sında, laik bir toplum düzeni kurmaya yönelik girişimlerin büyük önemi vardır. 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir yasayla tekke ve zaviye­ler kapatılarak laiklik doğrultusunda yeni bir adım atıldı. İslam’daki çeşitli tarikatların top­landıktan yerler olan tekke ve zaviyeler amaçlarından uzaklaşarak Cumhuriyet‘e karşı dinsel muhalefetin odaklarına dönüşmüşlerdi. Kapatılan bu yerlerin sahiplerinin mülkiyet haklarına dokunulmadı. Ayrıca, cami ya da mescit olarak kullanılanlar olduğu gibi korundu. Anayasada yer alan “Türk Devletinin dini dini İslam’dır” sözü 1928’de anayasadan çıkarıldı. 5 Şubat 1937’de ise devletin laik ol­duğu anayasaya eklenerek süreç tamamlan­mış oldu.
Siyasal yapısı laik bir Cumhuriyet olan yeni devletin kendine uygun bir hukuk sisteminin olması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Laik bir devletin dinsel temellere oturan bir hukuk sis­temine sahip olması düşünülemezdi. Bu amaçla yapılan çalışmalann sonunda İsviçre medeni kanununu temel alan bir yasa hazırla­narak 4 Ekim 1926’da yürürlüğe kondu. Türk Medeni Kanunu‘na göre kadın erkek eşitliği sağlanıyor, kadın günlük yaşamda erkekle ay­nı haklara sahip oluyor, aile birliği için “me­deni nikah” zorunlu hale getiriliyordu. Aynı yıl kabul edilen Borçlar, Ticaret ve Ceza yasa­ları da hukuk sisteminin batı örneğine göre yeniden düzenlenmesini amaçlıyordu.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet Türkiye‘sinde halkın dış görünümünün de çağdaş bir biçim almasını istiyordu. 24 Ağustos 1925’te Kasta­monu ve İnebolu’ya yaptığı gezide kendisini karşılayan kalabalığa başındaki panama şapkasını göstererek, “Biz her açıdan uygar insan olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tır­nağa kadar uygar olacaktır. Uygar ve uluslar­arası kıyafet milletimiz için layık bir kıyafet­tir, onu giyeceğiz“, sözleriyle kıyafette de çağdaşlaşmayı başlattı. 25 Kasım 1925’te Mustafa Kemal‘in önderliğiyle şapka yasası çıkarılarak cüppe ile sarığın, din adamları dı­şında; giyilmesi yasaklandı.

Çağdaş dünya ile uyum sağlamanın gerekli olduğu bir başka alan da kullanılan takvim ve ölçü birimleriydi. Ayların, Ay’ın hareketine göre belirlendiği İslami takvim ve saat dış dünya ile olan ilişkileri güçleştiriyordu. 26 Aralık 1925’te bir yasa ile miladi takvim ve uluslararası saat sistemi kabul edildi. Hafta tatili cumadan pazar gününe alındı. 1931’de ise ölçü birimleri de değiştirilerek arştn ve ok­ka yerine metre ve kilo sistemleri kabul edildi.
Cumhuriyet Halk Fırkası‘nın II. Büyük Kongresi 15-20 Ekim 1927’de Ankara‘da top­landı. Mustafa Kemal bu toplantıda okuduğu Nutuk”ta, Kurtuluş Savaşı‘nın ve Cumhuriyet‘in ilk dört yılının siyasal dökümünü yaptı ve Cumhuriyet‘in gelişme çizgisini açıkladı.
Mustafa Kemal‘in gerçekleştirdiği en önemli ve uygulanması en güç atılımlardan bi­risi kuşkusuz yeni Türk alfabesinin kabulü­dür. Arap alfabesiyle okuma ve yazmayı öğ­renmek çok güçtü. Bu durum ülkede eğitim düzeyinin gelişmesini engelliyordu. Mustafa Kemal‘in emriyle kurulan özel bir kurul Latin alfabesini temel alan bir Türk alfabesi hazırla­dı. 1 Kasım 1928’de Mustafa Kemal, Türkiye
Büyük Millet Meclisi‘ni açış konuşmasında “Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kı­sa yoldan ancak kendi güzel asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir” diyordu. Aynı gün çıkarılan bir yasasıyla yeni Türk alfabesi kabul edildi.
Mustafa Kemal kurduğu Cumhuriyet‘in demokratik olmasını, çok partili yaşama geçil­mesini istiyordu. Mecliste yalnızca Cumhu­riyet Halk Fırkası milletvekillerinin bulunma­sı hükümetin denetlenmesini ve eleştirilmesi­ni engelliyordu. Yurt gezilerinde hükümete yönelik birçok şikayetle karşılaşınca ikinci bir siyasal partinin kurulmasına karar verdi. Bu amaçla Fethi (Okyar) Bey‘i bir siyasal parti kurmakla görevlendirdi. Böylece 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Mustafa Kemal kurulan yeni partinin progra­mına karışmamış, yalnızca gerçekleştirilen köklü dönüşümlerden kesinlikle ödün veril­memesini önkoşul olarak koymuştu. Yeni parti programında, laik düşünceyi benimsedi­ğini, Cumhuriyet‘e bağlı olduğunu belirtmişti. Ama, parti örgütü kısa zamanda Cumhuriyet ve laik düşünce karşıtı kişilerin, saltanat ve halifelik yanlılarının eline geçti. Bu durum karşısında Fethi Bey ve arkadaşları 17 Kasım 1930’da partiyi kapattılar. Bundan birkaç gün sonra, Serbest Cumhuriyet Fırkası‘nın kurul­masıyla cesaret bulan gericiler 23 Aralık 1930’da Menemen‘de başkaldırdılar. Burada Kubilay adlı bir yedek subayı öldürdüler. Or­du olayı bastırdı; suçlular askeri mahkemede yargılanıp cezalandırıldılar.
Mustafa Kemal yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti‘nin Türk ulusçuluğuna dayanması ge­rektiği görüşündeydi. Bu ulusçuluğun temelin­de yatan ulus bilincini geliştirmek ve yaygın­laştırmak amacıyla 15 Nisan 1931’de Türk Ta­rihi Tetkik Cemiyeti‘ni kurdu. Sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan bu kuruluş ulusun geçmişine ilişkin çalışmalara başladı.

Ülkede herkes Türkçe konuşmaktaydı, ama iş yazı diline döküldüğünde Arapça, Farsça, Türkçe karışımı Osmanlıca kullanılır­dı. Medreselerde bilim dili Arapça‘ydı. Bu durum ülkede kültürün gelişmesini engelli­yordu. Mustafa Kemal Türkçe‘nin yazılaştırılması ve bir kültür dili olması için araştırmalar yapmak amacıyla 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti‘ni kurdu. Sonradan Türk Dil Kurumu adını alan bu kuruluş Türk­çe‘nin kurallarını saptadı. Devlet yazışmala­rında herkesin anlayacağı bir Türkçe kullanıl­maya başlandı.
Günlük yaşamda zorluk çıkaran sorunlar­dan biri de soyadı yasasıyla çözüldü. 21 Haziran 1934’te çıkarılan bir yasayla herkese soy­adı alma zorunluluğu getirildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal‘e oybirliğiyle Atatürk soyadını verdi ve bu adı ondan baş­kasının almasını yasakladı.
Lozan Barış Antlaşması‘nın imzalanmasıy­la Türkiye uygar dünyada öbür uluslarla eşit koşullarda yerini almıştı. Atatürk, savaşarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika ilkesini “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle açıklamaktaydı. Böylece Türkiye geçmişindeki kötü anılarını silerek sorunlara barış içinde çözüm arayacağını ilan ediyordu. Bu dönem­de çıkan Musul sorunu, Batı Trakya‘daki so­runlardan kaynaklanan Türk-Yunan anlaş­mazlığı, Boğazlar ve Hatay sorunları bu ilke çerçevesinde çözüldü.

Cumhuriyet‘in ilk yıllarında, devletin eko­nomik olanaklarının sınırlılığı da göz önünde tutularak, sanayileşmede özel sektöre öncelik tanıyan bir ekonomi politikası izlenmişti. Devletin ekonomik etkinlikleri altyapı yatı­rımları ve Türkiye‘deki yabancı sermayeli ku­ruluşların ulusallaştırılması ile sınırlı kalmıştı. Ama, ekonomide beklenen gelişme sağlana­madı. Ayrıca, 1930 Büyük Dünya Bunalımı tarıma dayalı Türkiye ekonomisi üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Bu durum, devletin ekonomik yaşamda daha önemli ve etkin bir rol üstlenmesi gereğini ortaya çıkardı. Devlet­çilik temel ekonomi politikası olarak benim­sendi. Varlıklarını bugün de sürdüren Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar oluşturuldu. Sanayileşmenin yönlendirilmesi için Beş Yıl­lık Sanayi Planlan hazırlandı ve uygulandı.

Bu yoğun ve yıpratıcı çalışmaların sonunda Atatürk‘ün sağlığı bozulmaya başlamıştı. Ya­kalandığı siroz hastalığının belirtileri 1936’da görülmekle birlikte kesin tanı 1938 Mart’ında konabildi. Yurtiçinden ve dışından birçok doktorun çabasına karşın hastalık hızla ilerledi. Doktorların karşı koymalarına aldır­mayarak çıktığı yurt gezisi hastalığının daha da ilerlemesine yol açarak onu yatağa düşür­dü. Tüm çabalara karşın 10 Kasım 1938 Per­şembe sabahı saat 9.05’te İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda öldü. Cenazesi 19 Kasım‘da İstanbul‘dan Ankara‘ya götürülerek büyük bir törenle Etnografya Müzesi‘ndeki geçici kabre kondu. 10 Kasım 1953‘te cenazesi tö­renle, Ankara Rasattepe‘de yapılan Anıtka­bir’e taşındı.

Değerlendirmek ister misiniz?

0 points
Upvote Downvote

Cumhuriyet’in kurulmasına karşı tepkiler

Atatürk İlkeleri